16663,31%2,50
43,43% 0,12
52,03% 0,02
7570,15% 0,55
12847,90% 0,00
Dilek Okuyucu canınıza okumamış neyinize yetmiyor?
Tüm dünyanın bildiği bir deprem gerçeği var ve biz Erzurum olarak, bu gerçeğin ta kendisi olmamıza rağmen; bu deprem kuşağının, yani fay hattının tam da üzerinde birinci dereceden yer almışken…
Cumhuriyetin ilk yılları gibi uzun yıllara dayanan şehrin yeniden tanımlanması, belki de ok atma usulüyle başlatılan imar çalışmaları ve süregelen yıllar içerisinde birbiri üzerine sıkıştırılmış yapılaşma gayretleri sonucunda ki siyasi rant adımlarının getirmiş olduğu ve tamamıyla sessiz kaldığımız bir gecekondulaşma dönemi yaşamışken…
Son yıllara damgasını vuran ve yapılması kesinlikle ve kesinlikle zaruri olan ve hatta mecbur olduğumuz, kentsel dönüşüm gibi milli ve ulusal bir adımımız önümüzde örnek olarak dururken…
Ve hatta;
Sözüm ona geçmiş tarihiyle gurur duyduğumuz, atalarımızın bizlere mirası olan ve özellikle de şehrimize ziyaretimize gelen misafirlerimize büyük bir gurur ile gezdirip yalan/yanlış açıklamalarda bulunduğumuz; başta Erzurum Kalesi, asıl adı Atabey olan Ulu Camii, Çifte Minareler, Yakutiye Medresesi ve dahi birçok tarihimizin aynası olan yerlerimizin hiç birisinin aslının olmadığını ve hatta aslına uygun olduğu bile (!) tartışıldığı gerçeği gözümüzün önünde dururken…
Ve hatta hatta,
Çok değil daha düne kadar, Mehmet Sekmen bu şehirde göreve başlayana kadar; batıda Paşalar Caddesinden, Doğu’da da Kars Kapı’dan öteye geçilemezken ve ortada kalan kısımlarda birbiri üzerine yapılan imarlaşma çalışmaları curcunasında, hem de gecekondulaşma gayreti içerisinde boğulmuşken…
Bizden birisi, içimizden birisi ve hatta nankör olanlar için söylüyorum, Dadaş diye ortalıkta dolaşan birçok zıpırdan daha delikanlı Dadaş olan, Dadaşın öz kızı olan birisi; kendi tırnaklarıyla kazıyarak ulaşmış olduğu yerde, yine kendisine tevdi edilen her görevi layıkıyla yerine getirmiş olmanın verdiği özgüven ve bilgi birikimiyle, görevini yerine getirerek, gördüğünü ifade ettiği ve açıklamalarında kullandığı kelimelerinin birilerinin siyasi amacına kurban edildiğini gördüğümüzde, susmamızı kimse beklemesin…
Bu şehrin yabancılara olan hayranlığını, bu şehrin dışarıdan gelenlere olan saçma sapan bir bağlılık olgusunu unutmamışken, ortaya çıkan ve hiç te alakası olmayan alanlara özellikle ve bilinçli olarak saptırılan bu konu da ise; asla ve kat’a beklemesin…
1980 yılında Mahallebaşında doğan ve halen daha mahallebaşılı olmakla gurur duyduğunu ifade eden bu kendi öz kızımız, kısa bir ömre sığdırdığı bu çabasıyla; ona dil uzatanların tamamının toplamında bulamayacağınız başarılara imza atmıştır.

Veyisefendi ilkokulu, Şair Nef’i Ortaokulu ve Atatürk Lisesinden mezun olduktan sonra, şehrimizin gözbebeği konumundaki Atatürk Üniversitemizde İnşaat Mühendisliğini hem de dereceyle bitiren bu kızımız, doktorasını ona laf uzatanların adresini bile bilmediği ve hatta kapısının önünden ve hatta hatta semtinden dahi geçmedikleri/geçemeyecekleri ODTÜ, yani Orta Doğu Teknik Üniversitesinde yapmıştır.
Hem de ana dili gibi konuştuğu İngilizcesiyle…
Yani ona dil uzatanların henüz beceremediği Türkçeleri bir yana, başka bir dil ile…
Bu kızımızın sadece ve sadece makalelerini saymaya kalksam kimseler kusura bakmasın ama ne benim zamanım, ne de birçoğumuzun beyni yetmez içeriğini anlamaya…
Tamamlanmış projelerinden bir kaçının sadakası bile o dil uzatanların ömür hayatları boyunca, başlarından aşar.
Ki, çoğusu zaten “uzmanlık” ve “kesinleşmiş gerçek bilgi” eşliğinde yapılan çalışmalardır…
Yapmış olduğu “danışmanlıklar” a bakanların büyük bir çoğunluğu ve hatta anasınıfı öğrencileri dahi onun ne demek istediğini anlayabilecek zekâya sahipken, birilerinin sanki de dünyayı ilk kez fetheden fatihler misali ortalığa çıkıp kendilerini reklam amaçlı göstermeye çalışmaları, ağızla değil başka yerlerle gülünecek durumdan başka ne olabilir ki? Boşuna dememişler ya “ağzı olan konuşuyor” diye…
Sahip olduğu sertifikalara, almış olduğu patente ve hatta hatta sporcu kimliğine ve o yöndeki başarılarına ise hiç girmiyorum bile.
Ne demiş Dilek Okuyucu?
Demiş ki;
Şehrimizde bulunan ve “ASLI” daha önceden yanmış olan ve yerine o günün şartlarında bir şekilde yapılan ve özellikle de 2011 yılında makyaj yapılarak, granit kaplama ile sadece ve sadece yorgun olan yapıya ek yük eklenen bu bina, çöküyorum diye bas bas bağırıyor, demiş…
Ne demiş?
Aradan geçen süre zarfında üzerindeki yüklerle beraber ortaya çıkan zemin oturması, 2011 yılında yapılan restorasyon uygulamasında ilave ağırlık binmesi yani hemen her yerine granit kaplama yapılması ve özellikle de etrafında akan trafik kaynaklı titreşimlerin yapıyı zorlamış olması nedeniyle, bina yıkılmak üzeredir demiş…
Yani bu binanın her an çökmesinin söz konusu olduğunu ve o esnada yani olası bir çökme esnasında binada bulunabilecek (içerisinde veya çevresinde) tüm canlılara zarar verebilecek konumda olduğunu söylemiş.
Dilek Hoca sadece bu kadarını ifade etmiş.
Sonrası yok…
Birileri de bu kelimeleri anlamadan/dinlemeden ve hatta tahlil dahi etmeden laiklik elden gidiyor (!) mantığı çerçevesinin içerisine resmederek, zaten hali hazırda bekleyen bir linç kadrosunun eline, diline ve hatta tabir-i caiz ise beline servis ediyor.
Oldu ise mübarek olsun…
Sonrasında ortalıkta her ağızdan ve kendisini bilen veya bilmeyen her kalem sonrasında meydana gelen gürültü kirliliğini müteakip birileri kalkıp “o bina yıkılmayacak” kesin hükmü ile son noktayı koymuşlardır.

Elbette ki o binanın Erzurum ve Erzurumlu açısından manevi bir değeri vardır. O bina sadece bir yapı değildir…
O gözle de bakılmamalıdır.
Yarınlarımıza, gelecek kuşaklara aktarılması gereken, anlatılması gereken ve hatta o havayı teneffüs etmeleri için o anı yaşamaları gereken bir miras olarak emanet edilmesi gereken gözle yaklaşılmalıdır.
Daha doğrusu ortada aslı olmayan binaya!
Gerçek Kongre Binasına…
Gerçek Erzurum Kalesine!
Gerçek Aziziye Tabyasına!
Gerçek Çifte Minareli Medreseye, Atabey Cami’ye ve dahi Yakutiye Medresesine…
Tıpkı önümüzdeki süreçte yapılması planlanan eski belediye ve eski SSK, şimdiki SGK binasının olduğu alandaki Hükümet Konağına.
Havuzbaşında bir gece ansızın hem de sabaha bir inat uğruna yıktırılan Halk Eğitim Merkezinin hiç mi anısı yoktu bu şehirde.
Lütfen idrak kuşağını hem belimiz hem de başımıza sararak, mantık çerçevesi içerisinde hareket edelim. Birilerinin sırf reklam yapacağım diye ayarsız söylemlerinin geldiği noktada üç-beş çapulcu konusunda uzman olan ve zaten sayılı beynimiz var onları da küstürmeyelim.
Bu arada sonradan öğrendim birkaç zıpır Dilek Hocanın yolunu kesmiş hesap sormak için…
Eyvah eyvah!
Bu kadim şehrin hesabını sormak üç beş çapulcuya kaldıysa vay halimize.
Bu arada dua edin Dilek Hoca’nın iyi tarafına denk gelmişsiniz. O aynı zamanda çok iyi bir judocu olduğundan sizin kafanızı gözünüzü kırmamış.
Kaldı ki bahse konu raporu, bu kadim şehrin öz kızı Dilek Okuyucu değil de başka bir şehirden, başka bir akademisyen; özellikle de erkek bir akademisyen vermiş olsaydı bu kadar konuşulur muydu ve eleştirilir miydi bilmem ama bildiğim tek bir şey var o da Dilek Okuyucu’yu bu hususta, özellikle de lisansı konusunda yargılayacak tek bir kimsenin dahi olmadığıdır…
,

Buradan bu şehrin bir vatandaşı olarak Cumhuriyet Başsavcılığına ihbarda bulunarak şikâyet hakkımı kullanmak istediğimi belirtmekte fayda var.
Olur ya yarın bir gün olası bir çökme anında, o binada her hangi bir cana zarar gelir ise parmağı olan herkesin cinayete teşebbüsten, teşvikten, işbirliğinden ve hatta azmettirici olarak işlem yapılmasını talep edeceğimin bilinmesini de isterim.
Dilek Okuyucu bu şehrin nadir yetiştirmiş olduğu ender bağcılarından birisidir. Amacı üzüm yemek olmayanlara duyurulur…
Ki,
Bağcı bizim, bağ bizim.
Bilinsin istedim.
