Eskiden bir söz vardı:
"Doğru er geç ortaya çıkar."
Şimdi bu söz biraz güncellendi.
Artık şöyle:
"Doğru ortaya çıkana kadar algı çoktan seçimi kazanmış oluyor."
Çünkü artık hakikat ağır yürüyen bir kaplumbağa gibi…
Algı ise turbo motorlu bir yarış arabası.
Hakikat belgelerle konuşur.
Algı ise manşetle.
Hakikat sabır ister.
Algı ise reklam bütçesi.
Bir bakıyorsun dün yanlış yapan kahraman ilan edilmiş.
Bir bakıyorsun doğruyu söyleyen linç edilmiş.
Çünkü çağ değişti.
Artık mesele doğru olmak değil, doğru görünmek.
Bir zamanlar insanlar şunu sorardı:
"Bu iş doğru mu?"
Şimdi sorulan soru değişti:
"Bu iş nasıl görünür?"
Görünüyorsa tamam.
Görünmüyorsa gerçek olsa ne yazar.
İmaj, içeriğin önüne geçti.
Ambalaj, ürünün yerini aldı.
Bir insan düşünün…
Yıllarca dürüst çalışmış.
Ama sesi çıkmıyor diye kimse tanımıyor.
Başka birini düşünün…
Her gün sosyal medyada nutuk atıyor.
Ama icraat sıfır.
Hangisi meşhur?
Tabii ki nutuk atan.
Çünkü algı mikrofon sever.
Gerçek ise sessiz çalışır.
Bugün dünyada en pahalı şey petrol değil.
Algı.
Şirketler milyon dolarları reklama harcıyor.
Siyasetçiler imaj danışmanlarına servet ödüyor.
Bir ürün kötü olabilir.
Ama iyi pazarlanırsa satılır.
Bir insan yetersiz olabilir.
Ama iyi anlatılırsa lider olur.
Bir fikir boş olabilir.
Ama iyi paketlenirse devrim gibi görünür.
İşte modern çağın matematiği bu.
Gerçek ÷ reklam = görünmezlik.
Algı × tekrar = gerçek.
Bir de kalabalık psikolojisi var.
Bir kişi bağırır.
On kişi alkışlar.
Yüz kişi alkışlayınca diğerleri de katılır.
Kimse düşünmez.
Kimse sorgulamaz.
Çünkü kalabalıkta düşünmek zor iştir.
Kalabalıkta en kolay şey…
Sürüklenmektir.
Bir atasözü vardır:
"Yalanın ayağı yoktur."
Doğru.
Ama bugün yalanın ayağı yok belki…
Ama jet motoru var.
Televizyonu açıyorsun.
Her şey mükemmel anlatılıyor.
Ekonomi şahane.
Projeler harika.
Gelecek parlak.
Ama markete gidince başka bir hikâye var.
Cüzdan diyor ki:
"Televizyondaki ülke ile burası aynı yer değil."
İşte algı ile gerçek arasındaki mesafe tam burada başlıyor.
Bir tarafta ekranlar.
Bir tarafta hayat.
Ekranda pembe bir tablo.
Hayatta gri bir gerçek.
Ama algı güçlü olunca insanlar bir süre sonra şuna inanıyor:
"Belki de sorun bendedir."
İşte algının en tehlikeli noktası bu.
İnsan gerçeği değil…
Kendisini sorgulamaya başlıyor.
Bir Nasreddin Hoca fıkrası vardır.
Hoca kazan doğurdu deyince herkes inanır.
Kazan öldü deyince itiraz ederler.
Hoca da şöyle der:
"Doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne niye inanmıyorsun?"
Bugün de aynı durum.
İnsanlar hoşuna giden algıya inanıyor.
Gerçek rahatsız ediyorsa…
Kulak kapatılıyor.
Ama algının bir sorunu var.
Algı hızlıdır ama kısa ömürlüdür.
Gerçek ise yavaş gelir ama kalıcıdır.
Algı balon gibidir.
Bir süre göğe çıkar.
Sonra "pıt" diye patlar.
Tarih bunun örnekleriyle dolu.
Bir dönem alkışlananlar…
Sonra unutulmuş.
Bir dönem görmezden gelinenler…
Sonra saygıyla anılmış.
Çünkü zaman en iyi dedektiftir.
Algıyı sorgular.
Gerçeği ortaya çıkarır.
O yüzden mesele şudur:
Bir toplum algıyı satın almaya alışırsa…
Gerçek satacak pazar bulamaz.
Ama bir toplum gerçeği aramaya başlarsa…
Algı tüccarları iflas eder.
İşte bütün hikâye burada.
Bugün dünyanın en güçlü silahı tank değil.
Algı.
Ama en güçlü savunma da çok basit bir şeydir:
Düşünmek.
Çünkü düşünen insanı kandırmak zordur.
Düşünmeyen kalabalığı ise…
Bir manşet bile yönetir.