ANAKRONİZM¹
SUAT UMUTLU
15 MART 2026
"Korku, insanın kendi zihnini karartan bir gölgedir."
Francis Bacon
Değerli okurlar,
"İnsanlık tarihinde, insan denilen yaratığın sadece karnını doyuracak yiyecek ve barınacak bir yer ihtiyacı vardı, sonra aklını kullanarak gelişmeye başladı ve kültür, sanat, eğitim, bilim, teknoloji, sağlık gibi unsurlar olmazsa olmazları arasında yerini aldı.
Yıllar içinde rejimler kuruldu, yönetim şekilleri oluştu ama bazı toplumlar maalesef öncesine takılıp kaldı ve başlarındaki kralın, padişahın ya da diktatörün kulu veya tebası olarak yaşamayı tercih etti ve yemedi yedirdi, içmedi içirdi hatta ayrıcalıklı bir sınıfın oluşmasını övünçle izleyip omuzlarında taşımayı onur bildi ama o ayrıcalıklı sınıf, bu toplumlara cehaleti zerk ederek tahakkümünü mutlak hale getirdi.
Sonra, Dinler çıktı ortaya ve bir çok toplum ise bu dinleri çıkarları ve kişisel ikbali için kullanan tiplere tapınmaya başladı. Bu dünyadan umudunu kesenler ve yönetenlerce beyinlerine cehalet tümörü zerk edilenler, öbür dünyada bu din tüccarlarının kendilerine cennet vaat ettiğine inandılar, öyle sandılar. Mesela Orta Çağda, bu günün modern toplumları ticarethanelere dönüştürülen kiliselerden medet umdu: Cennet'ten manzaralı parseller pazarlandı. Din maskeli engizisyonlar, bilim adamlarını ve düşünürleri diri diri yaktırdı.
Ta ki, İncil, Tevrat ve Zebur o toplumların anladıkları dilde basılıp, insanlar onu okumaya başlayıncaya kadar. Baktılar ki, o din tüccarlarının dediklerinin hiç biri inandıkları kutsal kitaplarda yer almıyor,
Kilisenin tahakkümüne son verip, din ve devlet işlerini birbirinden ayırdılar ve demokratik yapılanmalara gittiler, hesap veren yöneticileri görev başına getirdiler, bilimi, sanatı en değerli konuma oturttular ve bu günün gıptayla izlediğimiz ülkeleri, toplumları oldular.
Elbette son din İslâm ve Kur-an'ı Kerim bu dinin anayasasıdır. İslami seçen toplumlarda Arapça konuşanlar, bu kutsal kitapta yazılanları anlıyor, anlıyor da yanlış anlıyor!"diyor Ahmet Zorlu.
Değerli okurlar,
Önceki yazımızda², İslâm dünyasının zengin kaynaklarına rağmen içine düştüğü o "aç ile taç" arasındaki paradoksal sarmalı, bumerang etkisi yapan zihinsel tıkanıklıklar üzerinden ele almış, sorgulamanın "fitne" sayıldığı, aklın vahyin gerisine itildiği, "içsel cehaletin" bir huzur limanı gibi pazarlandığı o masalımsı ama siyah-beyaz dünyada, bilginin ulaşılabilirliğine rağmen neden bir zihniyet devrimi gerçekleştir(e)mediğimizden söz etmiş hatta Mısırlı bilim insanı Muhammed Abduh'un "Doğu'ya geldim Müslümanları gördüm ama İslam yoktu; Batı'ya gittim İslam'ı gördüm ama Müslüman yoktu" özeleştirisi nedeniyle İslam alemi büyük bir ahlaki ve kavramsal erozyonun içindeyse temelinde bir ihmal ya da sistemin kurguladığı bir "açlık ve biat" projesi mi var? Acaba, filozof İoanna Kuçuradi'nin ifadesiyle "etik değerleri kaybedersek, geriye sadece çıkarların savaşı ve cehaletin karanlığı kalıyor" ise toplumsal çöküşü durdurmak için ne yapılmalıdır? demiştik ki, "züccaciye dükkanına giren fil" misali cennet gibi bir ülkede yaşadıklarımız noktasında ülkemize dair bir değerlendirmeyle beraberiz.
Liyakat yerine sadakatin öne çıktığı, yoğun ekonomik dertlerle birlikte gençlerin umutlarını yitirdiği, uluslararası verilere göre adalet, eğitim, basın özgürlüğü gibi alanlardaki gerilemenin temelinde sadece bilgisizliğin değil, "aç" bırakılan beyni çürüyenler" ile "taç sahipleri" arasındaki "efendi-köle" sarmalında; Platon'un 'mağara alegorisinde' olduğu gibi, duvardaki gölgeleri gerçek sanan ve çürümeyi besleyen "zihinsel" tembellikle, Nietzsche'nin dediği gibi "yanılsamaları bozulmasın diye gerçeği duymak
istemedikleri" ve bu nedenle gerçekle yüzleşmekten korktukları, bilinçli olarak kendi gözlerine indirdikleri bu "körlük" ve sömürü düzeni en büyük sorun değil midir?
Diğer taraftan, kurumsal hafızanın devre dışı kalmasıyla karar mekanizmalarındaki zafiyetle güven tükenmiş ve "güçlünün hukuku" toplumda kutuplaşma yaratmış olabilir mi?
Böyle bir durumda ağır yaralı bir demokratik rejimde; vakur, polemikten uzak, liyakate değer veren, "hukuk ne derse o" diyebilen ciddi ve kararlı devlet adamlarına duyulan bir hasretimiz yok mudur?
Unutulmamalıdır ki, Thomas Paine'nın dediği gibi
"Bir tiranlığı desteklemek kadar tehlikeli bir şey varsa, o da kendi esaretini meşrulaştıran bir kitleye sahip olmaktır."
Değerli okurlar,
"Aklımızın çapını genişletmeden mevcudun dışına çıkamayız" diyor bilim insanı Niyazi Kahveci ve devam ediyor;
" Bu çağda olduğu gibi bundan sonraki çağlarda da dindar olunabilir. Fakat dindar olmanın yolu akılcılıktan ve bilimsel düşünmekten geçmelidir. Bu kafa birini büyütüyor, sonra da gidip kendini ona öldürtüyor. Bu kafa hastalıklı, çağdışı ve şizofrenik hatta on bin yıl öncesinin anlayışıyla bugünü yaşamaya çalışan anakronik bir kafadır.
Din bir ahlak sistemi olmaktan çıkıp bir 'kimlik' rozetine dönüşmüştür. Bu toplumda şeyh çok, şıh çok; fakat tek filozofumuz yok. O nedenle olguyu okuyamıyoruz. Atatürk ise dinin ruhunu ve özünü peygamberin anladığı gibi anlamıştır.
Kuranın bütünsel olarak, hedefi ve amacı ve karakteri nedir sorusuna cevap bulamadığımız sürece, 1500 sene öncesinde kalırız. Bilim yayılması için hiçbir engel tanımaz, zira gerçeğin ve hakikatin bilgisidir. İki şey yok sayılarak yok edilemez; biri hak diğeri hakikat.
Batılılar düşünürken Müslümanlar düşünmüyor. Batılılar, akıllarına hitap edilebilir vasıfta insanlar iken Müslümanlar, ancak duygularına hitap edilebilir vasıftalar. Bu nedenle masal, hikâye, efsane anlatmaya itibar ediyorlar. Kuran'ın bile duygulara hitap eden efsanelerini seviyor, akla hitap eden ayetlerine itibar etmiyorlar."
Adeta çürümeyi besleyen bu zihinsel tembellik ulusal tehdidimiz gibi ve belki de "bilinçli bir proje gibi yürütülüyor. Zira yoksul ve aç insan düşünemez, sorgulayamaz. Zira onu susturmak kolaydır ve kendinde savaşma gücü de bulamaz. Tıpkı, Bertolt Brecht'in dediği gibi, "gerçek, bazen bir yalanın ardında saklanır; ama en kötüsü, yalanı gerçek diye kabullenmektir."
Değerli okurlar,
"Batılıları sömürgeci diye eleştiriyoruz. Fakat onlar kendi insanlarını sömürmüyorlar. Biz ise dışarıda değil, içeride sömürgeciyiz. Kendi insanımızı sömürüyoruz. Buna 'ekonomik ensest ilişki' deniyor. Bana göre en büyük vatan hainliği budur" diyor Kahveci...
Peki, toplumsal çöküşü durdurmak için ne yapmalıdır?
Anormal olmayı seçenlerin" gözündeki perdeyi kaldıracak, bilginin getirdiği sorumluluğu alıp insanî değerleri her türlü çıkarların önüne koyan bir zihniyet devrimi yani "Etik Devrim" şarttır.
Öncelikle 11. yüzyılda İmam Gazali ile başlayan sorgulamayı reddeden gelenek yıkılmalı, birey üzerindeki en büyük pranga olan "başkası kurtarsın" şeklindeki atalet yok edilmeli, "kader" veya "liderin takdirine" sığınmak yerine kendi aklının efendisi olmalıdır. Zira sorgulamak, var olmanın temel erdemidir ve Sokrates'in dediği gibi "sorgulanmamış bir hayat asla yaşamaya değmez."
Zaten insanın kendi aklını kullanma cesareti (Sapere Aude!), herhangi bir otoritenin iznine de bağlı değil midir? Sadece "duyduğuna" değil, "okuduğuna ve tarttığına" inanması yetmez mi? Dürüst bir birey, yozlaşmış sistemin en büyük düşmanıdır ki, Immanuel Kant'ın ifadesiyle "aydınlanma dediğimiz de, insanın kendi aklını başkasının yardımı olmaksızın kullanma kararlılığıdır. Aklını kullanma cesaretini göster!"
Unutulmamalıdır ki, Jean-Paul Sartre'nin dediği gibi
"İnsan özgürlüğe mahkumdur."
Bu meyanda,
Kurumsal bir devrim noktasında, ezberci eğitimden "problem çözme" odaklı metodolojiye geçilmelidir, Kahveci'nin "21. yüzyılda dinsel düşünme diye bir şey yoktur, olamaz" uyarısıyla İslam dünyasında akıl ile nakil arasındaki kopukluğu, "aklı dinin en büyük yardımcısı" kılarak yeniden onarmalı, Dini de bir "aidiyet-kimlik rozeti" olmaktan çıkarıp, adalet ve dürüstlük gibi evrensel değerleri temel alan bir yaşam biçimine dönüştürmelidir ki, görev ve sorumluluğu bakımından 'İdareci' olanlar "taç" sahibi değil, halkın hakkının bekçisidir.
Ehil olmayanı bir makama atamak, kamu hakkına ve devlete ihanettir. Zira liyakat, hukuktan önce gelen en yüce ibadet, hesap verebilirlik ise bir lütuf değil, anayasal bir mecburiyettir. "Ben yaptım oldu" anlayışı devletin genetiğini çürütür ki,
Celal Şengör de diyor ki;
"...altın zümrüt içinde yaşayan bir millet olmalıydık
Tohumu taşa atsan, taş filizlenir.
Yetmezse üç tarafı deniz ve turizm!
Kar, yağmur, güneş nem hepsi var.
Cahil ve fakir kalman imkansızken halkın yarısı açlık sınırında.
Sebep:Cehalet ve İhanet."
Grigory Spiridonoviç Petrov'u tanıyorsunuz. "Beyaz Zambaklar Ülkesinde"adlı eserinde diyor ki;
"Herkes akıllı, herkes bilge, herkes her şeyi biliyor. Ancak neden kötü yaşadıklarını, neden hayatlarını düzenleyemediklerini sorarsanız birden çaylak kesiliyorlar.'' Oysa, ülkenin ihtiyacı; bozulan devlet genetiğini onarmak ve çalınan umutları geri getirmek, masallardan, hurafelerden ve biat kültüründen vazgeçip, kendi aklını rehber edinmek değil midir?
"Ağır yaralı rejim" ve "beyni çürüyenler" sarmalından çıkışın tek yolu, toplumsal bir farkındalık ve insani değerlere dönmektir ki, bu siyasi bir söylem değil, hayatta kalma stratejisidir: sistemsel anormalliğe "hayır" diyebilen zihinlerin çoğalması tek çıkış yoludur ve görev ve sorumluluğumuz bu fikirlerin tohumunu atmaktır ki, bilgisizliğimizin ve körlüğümüzün dışına çıkabilmek için aklımızın çapını genişletmek zorundayız.
Neticeten,
Sistem, "Korku" ve "Konfor" ('ye, iç, yat' döngüsü) üzerine kurulu ve buna karşı bir öneri de etkisiz kılınabilir ama bilmelisiniz ki, Baruch Spinoza'nın dediği gibi "Korku, akıl yürütme yetisini felç eder."
Nelson Mandela'nın ifadesiyle de "İntikam almak isteyen zihinler ülkeleri darmadağın ederler. Barış isteyen insanlar ise ülkeler yaratırlar. Özgürlük için gökyüzünü satın almanıza gerek yok. Ruhunuzu satmayın yeter."
Acaba!
Albert Camus, "Başkaldıran insan, hakikati arayan insandır; ama aynı zamanda kendi sınırlarının da farkındadır"derken tarihin, sistem tarafından yok edilen ama fikirleri sistemi yıkan insanlarla dolu olduğunu ve "taç" takıp kurumları yıkanları değil, inşa edenleri ve adaleti savunanları yazdığını da hatırlatmıyor mu?
Sormalıyız,
"Böylesine güzel bir gökyüzünün altında, bu kadar kötü insan nasıl yaşayabiliyordu?" - Fyodor Dostoyevski
Suat Umutlu / 15 Mart 2026
¹ Anakronizm:
Anakronik kafa, geçmişteki olayları günümüzün zihniyeti, teknolojisi veya değer yargılarıyla değerlendirerek yanlış sonuçlara varan, tarihsel bağlamdan kopuk düşünce yapısına denir.
Tarihsel yanılgı veya zaman karmaşası olarak da bilinen bu durum, geçmişe dair bugünden bakıp hüküm giydirme veya çağa uyumsuz düşünme hali. Mesela, Orta Çağ'da yaşayan bir topluluğun davranışlarını, 21. yüzyılın insan hakları anlayışıyla yargılayan zihniyet farkı.
² Suat Umutlu: Avukat .
https://adanaulus.com/kose-yazilari/ac_ile_tac_arasinda_islam_dunyasinin_bumerangi-164315.html