Türkiye'de siyaset uzun süredir yüksek tansiyonla ilerliyor. İktidar ve muhalefet arasındaki söylem giderek sertleşiyor, her konu ideolojik cepheleşmeye dönüşüyor. Ekonomiden yargıya, eğitimden dış politikaya kadar birçok mesele teknik çerçevede tartışılmak yerine kimlik üzerinden değerlendiriliyor. Bu durum yalnızca siyasi atmosferi değil, toplumsal psikolojiyi de etkiliyor.
Kutuplaşma, siyaset için tamamen zararlı bir araç değildir. Aksine, kısa vadede partilere mobilizasyon sağlar. Seçmen tabanı daha sıkı kenetlenir, "biz ve onlar" dili üzerinden güçlü bir aidiyet inşa edilir. Ancak bu stratejinin bir bedeli vardır. Sertleşen dil, uzlaşma zeminini daraltır.
Demokrasilerde rekabet doğaldır. Fakat rekabet düşmanlığa dönüştüğünde, sistem zarar görmeye başlar. Karşı tarafın her önerisi peşinen reddedildiğinde, ortak akıl üretme kapasitesi düşer. Bu durum özellikle yapısal reform gerektiren alanlarda ciddi tıkanmalara yol açar.
Siyasi kutuplaşma arttıkça toplumun orta alanı zayıflar. Kararsız ya da eleştirel seçmen baskı hisseder. Herkes bir cephede konumlanmaya zorlanır. Oysa sağlıklı demokrasilerde merkez alan güçlüdür; farklı görüşler belirli ilkeler etrafında uzlaşabilir.
Orta alanın zayıflaması, politikaların sürdürülebilirliğini de etkiler. Bir düzenleme yalnızca bir siyasi blok tarafından sahiplenildiğinde, iktidar değişiminde tersine çevrilme riski artar. Bu da uzun vadeli planlamayı zorlaştırır. Kalıcı reform, geniş mutabakatla mümkündür.
Ayrıca kutuplaşma kurumlara olan güveni aşındırır. Yargı kararları siyasi kimlikle okunur, ekonomik adımlar parti filtresinden geçirilir, bürokratik işlemler tarafgirlik iddiasıyla değerlendirilir. Bu tablo, sistemin tarafsızlığına yönelik algıyı zedeler.
Sert söylem, seçim dönemlerinde etkili olabilir. Ancak sürekli kriz diliyle yönetilen bir toplumda yorgunluk oluşur. Sürekli "tehdit" ve "beka" vurgusu üzerinden kurulan siyaset, normalleşme alanını daraltır. Toplumsal tansiyon düştüğünde bile dil aynı kalırsa, gerilim kalıcı hale gelir.
Demokrasi yalnızca çoğunluğu temsil etmek değildir; farklı kesimlerin birlikte yaşayabileceği bir zemin üretmektir. Toplumsal barış, siyasi rekabetten daha değerlidir. Eğer siyasi kazanç uğruna sosyal bağlar zayıflıyorsa, uzun vadede herkes kaybeder.
Bugün sorulması gereken soru şudur: Kutuplaşma gerçekten ülkenin sorunlarını çözmeye mi hizmet ediyor, yoksa yalnızca siyasi konsolidasyon aracı mı? Rekabeti korurken ortak zemini güçlendirmek mümkündür. Bunun yolu da dili yumuşatmak değil, kurumsal güveni artırmaktan geçer.
Gerçek güç, karşı tarafı susturmak değil; birlikte yaşama iradesini koruyabilmektir.