Bazıları doğuştan özgürdür.
Kurt gibi… Tehlikeyi uzaktan sezer, yaklaşmadan önlem alır. Çünkü bilir: Bir adım geri atmak, bazen bir ömür esir olmaktan daha değerlidir.
Ama herkes kurt değil.
Bazıları var ki…
Bir parça çıkar uğruna kendi isteğiyle girer kafese.
Kapı kapanırken ses etmez.
Boynuna tasma geçirilirken "bu kadarı da fazla" demez.
Önüne konulanla yetinir, hatta zamanla onu hak sanır.
İşte asıl hikâye burada başlar.
İnsan, alıştığı şeyin esiri olur.
Özgürlüğünü kaybettiğini ilk gün fark eder… ama üçüncü gün susar, beşinci gün kabullenir, bir yıl sonra da savunur.
Artık kafes onun için bir hapishane değil, "konfor alanı" olur.
Sonra ne mi olur?
Yıllar geçer…
O kafeste büyüyenler, o tasmayla yaşamayı öğrenenler bir gün aynaya bakar.
İçlerinde bir şey kıpırdar.
Belki geç kalmış bir vicdan, belki bastırılmış bir gerçek…
Ve bir anda kükremeye başlarlar.
Ama o ses…
Ne korkutur ne de sarsar.
Çünkü o kükreyiş, özgürlüğün sesi değildir.
O, gecikmişliğin sesidir.
O, yıllarca susmanın utancıdır.
O, alışılmış esaretin gürültüsüdür.
Toplumun en büyük yanılgısı da burada başlar zaten:
Zamanında susanların, sonra bağırarak kahraman olabileceğini sanmak.
Olmaz.
Çünkü gerçek cesaret, kapı kapanmadan önce gösterilir.
Gerçek duruş, tasma takılmadan önce ortaya konur.
Sonrası sadece rol yapmaktır.
Bugün etrafımıza bakın…
Her yerde geç kalmış öfkeler, kiralanmış tepkiler, zamanlaması şaşmış "dik duruşlar" var.
Ama kimse sormuyor:
"Sen sustuğunda neredeydin?"
İşte cevabı olmayan soru tam da bu.
Çünkü insan en çok, konuşması gereken zamanda sustuğu için mahkûm olur.
Ve sonra ne kadar bağırırsa bağırsın…
O ses artık hakikati temsil etmez.
Sadece yankı yapar.
Ve unutmayın:
Zincire alışanların kükreyişi, özgür olanın sessizliğinden bile daha etkisizdir.