16585,73%-1,05
43,92% 0,12
51,91% 0,09
7434,92% 1,41
11883,52% 0,57
Bugün haritaya bakın.
Irak…
Suriye…
Libya…
Bu ülkeler bir gecede mi dağıldı? Hayır.
Önce “özgürlük” dediler.
Sonra “demokrasi” dediler.
Ardından “müdahale şart” dediler.
Sonuç? Devlet çöktü, silah konuştu, sınırlar anlamsızlaştı. Devletin olmadığı yerde adalet olmaz. Adaletin olmadığı yerde özgürlük zaten hayal olur.
Dışarıdan bakınca başıboşluk romantik bir kavram gibi sunulur. “Halk ayaklandı”, “rejim yıkıldı”, “yeni bir dönem başlıyor”… Manşetler süslüdür. Fakat enkazın altında kalan çocuklar manşet okumaz.
Irak’ta bir dönem sokakta kim kimi vurdu belli değildi.
Suriye’de milyonlarca insan ülkesini terk etti.
Libya’da farklı milis güçler aynı şehirde farklı “hukuk” uyguladı.
Devletin kusurlu olması başka şeydir. Devletin olmaması bambaşka bir şeydir.
Kusurlu devleti düzeltme ihtimali vardır.
Ama çökmüş bir devlette önce güvenlik aranır. Güvenlik yoksa siyaset konuşulmaz. Siyaset yoksa gelecek kurulmaz.
Bugün İran’da bazı kesimlerin savaşa sevinmesi, yüzeyden bakıldığında anlaşılmaz görünebilir. Kim savaşa sevinir? Savaş demek ölüm demektir, yıkım demektir, ekonomik çöküş demektir.
Ama işin arka planı şudur:
Bazı toplumlarda insanlar, mevcut düzeni o kadar bunaltıcı görür ki, “yıkılsın da ne olursa olsun” psikolojisine girer.
Bu tehlikeli bir eşiğin adıdır.
Çünkü tarih şunu gösterdi:
“Ne olursa olsun” dediğinizde, gerçekten ne olacağına siz karar vermezsiniz.
Dış aktörler devreye girer. Bölgesel hesaplar yapılır. Enerji hatları, jeopolitik konumlar, askeri üsler konuşulur. Halkın özgürlüğü değil, haritanın şekli önem kazanır.
Kimse size bedavadan huzur vaat etmez.
Bedava özgürlük paketi yoktur.
Uluslararası siyasette duygusallık yoktur, çıkar vardır.
Biz bazen uzaktan konuşmayı seviyoruz. “Yıkılsın”, “devrilsin”, “gitsin” demek kolay. Ama sonrası?
Irak örneği ortada.
Suriye örneği ortada.
Libya örneği ortada.
Devlet zayıfladığı an, ilk kaybeden sıradan insan olur.
En çok acıyı ne siyasetçi çeker ne de dış güç.
Acıyı çeken; esnaf, öğretmen, çocuk, anne olur.
Bazıları savaşı bir “temizlik” olarak görür.
Oysa savaş temizlik değil, belirsizliktir.
Bazıları dış müdahaleyi “kurtuluş” sanır.
Oysa dış müdahale genellikle yeni bağımlılık demektir.
Büyük resme bakmadan slogan üretmek kolaydır. Ama jeopolitik bir satranç tahtasında piyon olmak istemiyorsak, hamleleri doğru okumalıyız.
Orta Doğu coğrafyası, sadece halk hareketleriyle şekillenmedi.
Enerji politikaları, mezhep dengeleri, küresel güç mücadelesi bu coğrafyayı sürekli diri tuttu.
Bir ülkenin iç karışıklığı, başka bir ülkenin stratejik kazancı olabilir.
Bir toplumun “özgürlük” çığlığı, başka bir başkentte “fırsat” olarak okunabilir.
Bu yüzden mesele sadece yönetim meselesi değildir.
Mesele devletin varlığı, kurumların ayakta kalması ve düzenin korunması meselesidir.
En kötü yönetim eleştirilebilir.
Ama başıboşluk eleştirilemez; çünkü eleştirecek muhatap bulamazsınız.
Devlet kutsal değildir. Eleştirilebilir, değiştirilebilir, dönüştürülebilir.
Ama devletsizlik romantik değildir. Tehlikelidir.
Savaşa sevinmek, çoğu zaman umutsuzluğun dışa vurumudur.
Fakat umut, enkazdan değil; sağlam zeminden inşa edilir.
Tarih bize defalarca gösterdi:
Yıkmak kolaydır.
Kurmak zordur.
Bu yüzden yaşanan olayları iyi okumalıyız.
Duyguyla değil, akılla.
Sloganla değil, gerçeklerle.
Ve en önemlisi…
Başımıza gelenleri başkasının yazdığı senaryodan okumayalım.
