17125,35%0,07
43,73% 0,22
51,86% -0,13
6961,73% 0,92
11571,36% -1,28
13 Şubat 2024’te, Erzincan’ın İliç ilçesindeki Çöpler Altın Madeni’nde saat 14.28’de yaşanan liç yığını kayması; 9 emekçimizi aramızdan aldı, bir bölgenin doğasını, geleceğini ve yaşam güvencesini ağır bir riskin içine itti.
Facianın üzerinden iki yıl geçti. Acı, ilk günkü sıcaklığını koruyor. Çünkü adalet yerini bulmadı. Çünkü sorumluluk zinciri hâlâ kırılmadı. Çünkü bu ülkenin işçi sağlığı ve iş güvenliği gerçeği, hâlâ “kâr” hedeflerinin gölgesinde bırakılıyor.
Bu facia, “doğal afet” başlığına sığdırılamaz. Bilirkişi bulguları, uzman görüşleri, meslek odalarının uyarıları ve emek örgütlerinin raporları; riskin bir anda ortaya çıkmadığını, göz göre göre büyüdüğünü anlatıyor. Siyanürlü liç süreçleri, kapasite artışları, izin–denetim–yaptırım üçgenindeki zaaflar, taşeronlaşma ve güvencesizleştirme; AKP'nin madencilik politikasını, işçinin canı üzerinden kuran düzenin parçasıdır.
Aradan geçen iki yılda beklenen; madencilik politikalarında köklü bir yön değişikliği, işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında güçlü bir kamusal denetim rejimi ve çevresel risklerin sıkı biçimde kontrol altına alınmasıydı. Oysa tablo tam tersini gösteriyor. Facianın ardından Türkiye genelinde bin üzerinde maden sahasının ihaleye açılması, yaşam alanlarının ve doğal varlıkların yeni ruhsat süreçlerine konu edilmesi; İliç’ten gerekli derslerin çıkarılmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Tarım alanları, meralar, ormanlar ve su havzaları üzerinde sürdürülen bu genişleme politikası; işçi sağlığı, çevre güvenliği ve halkın yaşam hakkı açısından ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.
Fay hatlarına yakın bölgelerde, yer altı su sistemleri üzerinde ve hassas ekosistemlerde siyanürlü madencilik faaliyetlerinin sürdürülmesi; kamu yararı anlayışının geri plana itildiğini göstermektedir. Uzman raporları, meslek odalarının uyarıları ve yerel halkın itirazları ortadayken, maden sahalarının genişletilmesi; İliç’in münferit bir olay olmadığını, yapısal bir madencilik politikası sorunu olduğunu teyit etmektedir.
Bu yaklaşım devam ettiği sürece, yeni riskler ve yeni felaket olasılıkları gündemden düşmeyecektir. Kamu otoritesinin görevi, ruhsat dağıtmak değil; emekçinin canını, doğanın dengesini ve toplumun geleceğini korumaktır.
İki yılın özeti şudur:
* Sorumluluk, kurumdan kuruma dolaştırıldı.
* Bakanlıklar birbirine “yetki alanı” tarif etti.
* Kamu adına denetim yapması gereken mekanizmalar, kâğıt üstünde kaldı.
*TBMM’de kurulan Araştırma Komisyonu süreci; hakikati anlatmak yerine, sorumluluğu iktidarları ve yandaşları hariç herkese yükleyen bir çizgiye savruldu.
* Şirket beyanları, birçok başlıkta esas alındı; sahadaki emekçinin tanıklığı, çalışma yaşamının gerçekliği ve risklerin bütünlüğü gerektiği kadar merkeze konmadı.
Oysa kamu yönetimi, iktidarın top çevirme yeri olamaz.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı; ÇED süreçleri, kapasite artışları, çevresel izleme, yaptırım ve şeffaflık sorumluluğunu taşır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı; ruhsatlandırma, maden sahalarının teknik güvenliği ve işletme disiplinine dair kamusal yükümlülükleri yerine getirmek zorundadır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı; işçi sağlığı ve iş güvenliği denetimini, rehberlik broşürüne indirgeyemez; caydırıcı, bağımsız, düzenli ve kamucu bir denetim rejimini kurmakla yükümlüdür. Bu sorumluluklar, birbirine havale edilerek ortadan kaldırılamaz.
İliç, bir “liç yığını” meselesinden ibaret asla görülemez!
Altın madenciliğinde fiziksel riskler, kimyasal riskler, toz–kristal silika maruziyeti, gürültü ve titreşim, dizel partikül riski, solvent ve ağır metal maruziyeti, havalandırma ve aydınlatma yetersizlikleri, ergonomik zorlanmalar, psikososyal baskılar; aynı anda ve birlikte yönetilmesi gereken bir risk evrenidir.
Bu başlıklar, yalnızca işyeri içi prosedürlerle çözülemez. Kamunun güçlü eli, bağımsız ölçüm ve denetim kapasitesi, şeffaf veri paylaşımı ve örgütlü emek katılımı da gerekir. Biz yazdık, siz uygulayın demek yerine, etkin denetimler olmazsa olmazdır.
Facianın ardından geçen iki yılda, buradan sormaya devam ediyoruz:
1) Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı iş müfettişleri, 6331 sayılı Kanun kapsamında kapasite artışları sonrasında sahada etkin ve kapsamlı denetim yapmış mıdır? Yapıldıysa; risk tespitleri, uyarılar ve alınan yaptırımlara ilişkin tüm belgeler kamuoyuna açıklanacak mıdır?
2) Yığın liç alanındaki çatlaklar, kayma emareleri ve olağandışı deformasyonlar; risk değerlendirme ve Sağlık-Güvenlik Dokümanlarında öngörülmüş müdür? Öngörüldüyse hangi acil eylem planları devreye alınmıştır?
3) Facia öncesinde iş güvenliği uzmanlarının “Tespit ve Öneri Defteri”ne yazdığı uyarılar ile işçilerin yaptığı risk bildirimleri; Bakanlık müfettişlerince incelenmiş midir? Bu uyarılar neden iş durdurma kararıyla sonuçlanmamıştır?
4) Asıl işveren–alt işveren zincirinde; İSG sorumluluğu nasıl paylaşılmıştır? Hayati risk içeren faaliyetlerin büyük bölümünün taşeronlara devredildiği iddiası doğru mudur?
5) Acil durum planları, siren ve tahliye mekanizmaları facia anında neden devreye girmemiştir? Liç alanına yakın patlatmalar, kapasite üzeri üretim baskısı ve aşırı siyanür kullanımı iddiaları araştırılmış mıdır?
6) İşçilerin sendikal örgütlenme girişimleri, prim sistemi ve ücretlendirme uygulamaları; risk bildirimini ve iş kazası kayıtlarını etkileyen bir baskı mekanizmasına dönüşmüş müdür? SGK kayıtları ile saha gerçekliği karşılaştırılmış mıdır?
Bu sorular yanıt bulmadan, İliç dosyası kapanmış sayılmaz.
Biz, bu ülkenin emekçisine “kader” anlatısı dayatılmasını kabul etmiyoruz.
İliç, Soma, Ermenek, Hendek ve sayısız iş cinayeti; bir yönetim tercihini, bir denetimsizlik rejimini, bir kâr siyasetiyle kurulan çalışma yaşamını gösteriyor. Bu ülke, madencilikte “vahşi” çalışma düzenini normalleştiremez.
CHP olarak düşüncemiz nettir:
* Altın madenciliğinde işçi sağlığı ve iş güvenliği denetimi; bağımsız, düzenli, ölçüme dayalı ve kamuoyuna açık bir yapıya kavuşturulmalıdır.
* Liç sahaları, atık depolama alanları, siyanür yönetimi ve ağır metal maruziyeti için sürekli izleme zorunlu hale getirilmeli; veriler şeffaf biçimde yayımlanmalıdır.
* İşçi temsilciliği güçlendirilmeli; çalışmaktan kaçınma hakkı fiilen güvence altına alınmalıdır.
* Taşeronlaşma ve güvencesizleştirme; madencilikte işçi sağlığı ve iş güvenliğinin altını oyan temel politika alanı olarak ele alınmalı, sınırlandırılmalıdır.
* Meslek odalarının ve emek örgütlerinin uyarıları, süreçlerin asli girdisi kabul edilmelidir.
* Sorumluluğu örtme çabaları son bulmalı; idari ve siyasi sorumluluk başlıkları açıkça tespit edilmelidir.
Şunu herkes bilsin:
Bu ülkede hakikat, bir süre bastırılabilir ama toprağın altına gömülemez. İliç’te yitirdiğimiz 9 emekçinin hesabı, bir gün sorulacak. Siyasi sorumluluk, iktidar gücünün arkasına saklanarak taşınamaz. Kamu adına görev yapan herkes, yetkiyle birlikte sorumluluğu da taşır.
İliç’i unutmadık ve yeni İliç faciaları olmaması, iktidarın kaçınılmaz sorumluluğundadır.
Ve ayrıca bu ülkenin emekçileri ne yalnız ne de geleceksiz kalmayacaktır.
ULAŞ KARASU
Genel Başkan Yardımcısı- Sivas Milletvekili
