İçim acıyor. Günlerdir bir şey yazmamak için kendimle savaşıyorum. Çünkü mesele artık sadece siyaset değil. Bu mesele, vicdan meselesi. Ahlak meselesi. Adaletin, aklın, izanın sınandığı bir dönemden geçiyoruz. Ve ben sustukça sanki suç ortağı oluyormuşum gibi hissediyorum.
Sokaklarda birileri bağırıyor: “Türkiye’de diktatörlük var!”
İçimden sessizce soruyorum: Gerçekten mi? Hangi diktatörlükte devletin polisi eylemcilerin güvenliği için barikat kurar? Hangi baskıcı rejimde insanlar Cumhurbaşkanına hakaret edip hâlâ sosyal medyada özgürce dolaşabilir? Hangi otoriter ülkede kamu görevlilerine saldıran biri, elini kolunu sallaya sallaya ortalıkta gezebilir?
Sözüm meclisten dışarı değil. Bu ülkede eksikler var mı? Elbette var. Hatalar yapılmıyor mu? Yapılıyor. Ama eksiklerin olması, sistemin tamamen yok sayılmasını haklı çıkarmaz. Eğer burada gerçekten bir diktatörlük olsaydı, bu sözleri söylemeye cesaret edemezdik. Bugün yazdığım bu yazı, yayımlanamazdı. Okuyamazdınız.
Asıl sorun şu ki; biz bazen haklarımızı savunurken, başkalarının hakkını hiçe sayıyoruz. Adalet ararken, adaleti kendi tarafımıza çekmeye çalışıyoruz. İşimize geldiğinde konuşuyor, işimize gelmediğinde susuyoruz. Oysa gerçek adalet; kim olursa olsun, yanlışa yanlış diyebilmektir. Ve bu ülkede bazı insanlar, yanlışı kendi mahallesinde alkışlayıp, öteki tarafta aynı yanlışa lanet okuyabiliyor.
Bu çifte standart, bu ikiyüzlülük bizi bitiriyor.
Bir ülkeyi güçlü yapan şey sadece kurumları değil, halkının vicdanıdır. Eğer bizler bu vicdanı yitirirsek, demokrasi sadece bir kelimeye dönüşür. Ama hâlâ umut var. Çünkü hâlâ sokakta konuşabiliyoruz. Hâlâ tartışabiliyoruz. Hâlâ yazabiliyoruz. Ve evet, hâlâ demokrasi var bu ülkede.
O yüzden şu cümleyi unutmadan yaşayalım:
Her toplum, hak ettiği gibi yönetilir.
Ve biz…
Ne istiyorsak, önce onu hak edelim.
Strateji Uzmanı
Gazeteci Yazar
Gökalp Şentürk