Türkiye'nin siyasi arenasında son günlerde yaşanan gelişmeler, demokrasimizin ne denli kırılgan bir zeminde olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun yolsuzluk suçlamalarıyla tutuklanması ve cezaevine gönderilmesi, hukuk sistemimizin bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda ciddi soru işaretleri doğurdu.
Demokratik bir hukuk devletinde, suçlamalar somut delillere dayanır ve yargılama süreci adil bir şekilde yürütülür. Ancak ülkemizde sıkça karşılaştığımız üzere, önce suçlama yapılmakta, ardından delil arayışına girilmektedir. Bu tersine işleyen süreç, masumiyet karinesini zedelemekte ve bireylerin haklarını ihlal etmektedir.
Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanması, toplumun geniş kesimlerinde büyük tepkiyle karşılandı. Ülke genelinde düzenlenen protestolar, halkın adalet ve demokrasi taleplerinin ne denli güçlü olduğunu gösteriyor. Ancak bu tepkilerin yeterli olup olmadığı tartışmaya açık. Daha önce benzer durumlarla karşılaşan diğer siyasi figürlere yönelik sessizlik, bugün yaşananların zeminini hazırlamış olabilir.
Örneğin, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ'ın daha önceki süreçlerde maruz kaldığı hukuki baskılara karşı yeterince güçlü bir toplumsal ve siyasi destek sağlanamamıştı. Eğer o dönemlerde daha sert bir muhalefet ve dayanışma sergilenseydi, belki de bugün İmamoğlu'nun yaşadığı haksızlıkların önüne geçilebilirdi. Nitekim, Özdağ'ın İmamoğlu ile cezaevinde karşılaşması ve moralinin iyi olduğunu belirtmesi, siyasilerin dayanışmasının önemini bir kez daha vurguluyor.
Türkiye'nin geleceği, hukukun üstünlüğüne, adaletin tarafsızlığına ve demokratik değerlere olan bağlılığımızla şekillenecektir. Her bireyin, haksızlıklara karşı sesini yükseltmesi ve dayanışma içinde olması, daha adil bir toplumun inşası için elzemdir. Unutulmamalıdır ki, bugün bir başkasına yapılan haksızlık, yarın herkesin kapısını çalabilir.